deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

sağım solum sobe

~ ~
çok kızardım bir vakitler.yıllar önceydi tabi.türkiye'de sağ ve sol düşüncenin amuda kalkmış olduğunu söylerdi küçükömer.o'na göre türkiye'de sağ solun yerini almaktadır sol ise sağın yerini.itiraf edeyim ki o dönemler okuma gereği bile duymamıştım idris küçükömer'i.cem karaca'nın şarkısı geldi dilime şimdi''hayat ne garip''
sosyal kurumların davranış kalıplarını oluştururken elbet kaygılardan korkulardan isteklerden beklentilerden hareket etmesi gerekmektedir.mesela yahudi inanışını düşünün.vadedilmiş topraklar inancı (arz-ı mevud)tarih boyunca oradan oraya sürülmüş,dışlanmış,horlanmış bir toplumun bilinç altı,özlemi olarak pekala okunabilir
osmalı devleti kurulduğundan beri bir şeriat devleti değildi.iki hukuk vardı osmanlı devletinde,örf-i ve şerii.şeriat şu yada bu biçimde halka uygulanırdı,ve fakat devlet ve devlet ahalisi şeriata muhatap değildi.örf-i hukuk denen türk geleneklerinden kaynaklanan devlet hukukuyla yönetilirdi.o nedenle kardeş katline pekala devletin bekası için fetva alabiliyordu.dinen uygun olmamasına rağmen.düşünün ki çocuk gömmeyi yasaklayan bir dine sahipti osmanlı fakat çocukları devlet zaafa düşmesin diye kundakta hemde öldürtmeye dini referans bulabiliyordu.şeyhül islam fetva vermedimi,sorunmu görevden alır onay vereni atarsın olur biter.bu topraklarda devlet her zaman dinden insandan önce gelmişti.safevi savaşı mesela şii sünni savaşı değil yavuz'un türk olan şah ismaille taht savaşıydı.
23'te yeni bir devlet kurulurken,kanaat önderlerinin mesela said-i nursi'nin(kürdii) akif'in sair dini hassasiyeti olanların kurucu kadroların yanında olmasının yardım etmesinin kuruculara bu nedene dayanıyordu belkide.ve bana kalırsa,bu topraklarda yaşayan kitlelerin devleti ele geçirilip uygun bir hayat sürmek için onun gücünü kullanma düşüncesini şimdilik bir yana bırakırsak,türkiye'de ki bu sol sağ siyasal tepetaklaklığın temellerini burada aramak çokta yersiz olmaz.avrupa ulus devletlerinin kuruluşunda halk baskın bir role sahiptir.devlet gücüyle bizzat kavga etmiş tabiri caizse devletin bloke ettiği haklarını ona rağmen onunla çatışarak savaşarak ele geçirmiştir.fakat bu topraklarda böyle olmamıştır.devlet vermiş ve halk almıştır.zaten darbelerin şu sosyal tabana yada bu tabana yapılışına göre meşruluk kazanmasının nedenlerinden biri de budur kanımca.27 mayıs sol tarafından alkışlanmaktadır zira devletin zaten bir meşruluğu vardır yaptığı doğrudur,yada deniz gezmişlerin asılması yada kürt hakları için mücadele edenlere mesela islami kesimin hain gibi bakması,onları azgın teröristler gibi görmesi bu devlete endexlenmiş onu kutsallaştıran algıdan beslenmektedir.kendine verilenle yetinmemektedir bu güruh ve haketmektedir kaba kuvveti.çünkü o ''tanrının yeryüzündeki gölgesidir''.buradan bakıldığında anlam kazanmaktadır merhum muhsin yazıcıoğlunun bir röportajında ''biz devletimiz için savaşıyorduk,12 eylülde aynı işkencelere tabi tutulmayı anlayamadık kırılma yaşadık''sözü.devlet sağ yada sol ayrımı yapmıyordu.sol devleti hep sağa yataklıkla yardımla sağ olmakla suçluyordu ama devletin böyle bir kaygısı yoktu,imam hatip açarken çizgisine sadık dindar yetiştirmeye çalışıyordu,sola saldırırken''bu ülkeye komünizm lazımsa onuda biz getiririz '' sözündeki devlete uymayan komünizme saldırıyordu aslında.
küçükömer'in tezine dönelim biz.peki ne demek sağın sola solun sağa benzemesi.mesela neden chp gibi kendini sol sosyal demokrat olarak niteleyen konumlayan bir parti,sosyalist enternasyonelden atılma ile yüzyüze gelir,ve daha garibi nasıl olurdu kendini muhafazakar demokrat olarak konumlayan akp'nin sosyalist enternasyonele alınması sosyalist perlametoda dillendirebilir.nasıl bir sosyal yapıdır bu.mesela anayasa oylaması çiftçiye bişey vermiyor diyen zihniyet,oylamada devletin gücünün zayıflatılmaya çalışıldığı üzerine muhalefetini inşaa eder.sol tamda devletin zayıflatılıp bireyin,sivilin güçlendrilmesi siyasetini yaptığı noktada ayrılmazmı sağ siyasetten.ve sağ muhafaza etmek siyaseti denebilecek bir zihni dünyaya ait iken,anayasa mahkemesini,hsyk yı değiştirmeyi düşünür.ab için adım atar sair.nerde koruması gereken sağ muhafazakar olgu.garip değilmi sizcede.bir okuyun bu gözle.
kanaatim şudurki,bu ülkenin solu,başından ortasından yada sonundan her neresindeyse sol siyasetin,mevcut resimde akp üzerinden yaptığı muhalefet iyi okunursa ortaya çıkacak durum şöyle okunabilecektir.bu ülkede sol siyaset,sol olmasından önce din karşıtıdır,hadi yumuşatalım laiklik önceliklidir.bu topraklarda bireyler devletin geçmiş baskılarından,unutmuşluğundan (mesela osmanlı,balkanlara yaptığı yatırımı anadoluya yapmamıştır,devşirmelere verdği ayrıcalığı kendi çocuklarından esirgemiştir,ve fakat solun sandığı gibi bu islam kaynaklı değil dir)önce la dini bi alana konumlanmışlardır ve o ladini alanı meşrulaştıran siyasal sosyal yapı olarak sol siyaseti gömüşlerdir.
düşünün bizim solun çelişkilerini bir getirin gözünüzün önüne:
akp abd desteklidir,emperyalizme hizmet etmektedir,fakat aynı akp devletin eksenini iranlaştırmakta,şeriata kaydırmaktadır,batıcıdır,büyük dünya sermayesinin taşeronudur,fakat gelin görün ki imf ye drenmiş ve anlaşmaya yanaşmamıştır,yobaz muhafazar bir sosyal alanda siyaset yapmaktadır,ama değişim taleplerini dillendiren bir dili kullanmaktadır,sağ hep yasaklayıcı,devleti kollayıcı bir alanda siyaset yapar fakat gelin görünki akp birey demektedir.denebilir ki abd ab yada kısa batı,ılımlı islam nedeniyle desteklemektedir onu.bu apayrı bir konu başlığı benimde yapılandan değilse bile yapılanın yapanın çokta uhdesinde olmamasından sıkıntılarım yok değil,lakin bu itiraz bile şunu göstermektedir,ılımlı islam eğer batı istiyor diye akp tarafından uygulanıyorsa,hem ılımlı olup iranvari bir oluşum istedikleri savıyla çelişmektedir,hemde akp nin aslında ne kadar makyevelist oportünist olduğunu göstermektedir ki neresinden bakarsanız akp bu okumada mürteci yobaz olmamaktadır.durum basittir aslında.türkiyede sol siyaset önceliği din dışılığa verdikçe devletin modernleştirme projesinin bam teli olan laikliğe sarılmakta,bireyleşmeyi,sivilleşmeyi,sosyalleşmeyi göz ardı etmektedir.birinci öncelik laiklik adı altında dini olanın hayattan kovulmasıdır.bunun siyaseti siyasal zeminde siyasal söylem olarak yapıldığında pekala uygunsuz değildir,lakin devletin yanında güç devşirerek yapıldığında yapılan siyaset sol siyaset olmaktan çıkmakta ve devletin sivil alanı daraltmasına göz yummak olarak kendini göstermekte ve devlet siyaseti yaparak birey hak ve özgürlüklerini yoketmeyi normal görmektedir.sol özgürlükçü eleştirel,aklını kaybetmekte kemalizm denen halkı bir alanda toplama projesinin bir parçası olmaktadır.benim için hava hoş.ne sağda ne solda ne islami kanatta kendine yer bulmayan biri olarak yeni bir siyaset dili üzerinde sürünüyorum.
''elhamdülillah sosyalistim''
beklerim efem

köksal özyürek

böyle EVET'e de hayır

~ ~
İftar Çadırları Karın Doyursun, Rekor Değil!

İftar çadırlarında rekor denemeleri, "Evet" broşürleri kol gezerken nasıl nefret edilmez ki herkesten?
Görgüsüz olmak ve İslam olmak arasında elbette bir ilişki kurmak imkansız. Çünkü görgüsüzlük cahiliyedir ve İslam ile alakası yoktur. Buna dayanarak az sonra söyleceklerimizi belediyelerin dikkate alacaklarını sanıyoruz. Çünkü en doğru sözleri söylemek zor ve meşakkatli olsa da söylememek daha zor ve daha meşakkatlidir.
Her devir kendi günahkarlarını oluşturur. Her devir kendi iyilerini, kötülerini ve farkına varamayanlarını da. Dünyanın sonuna gelmişken daha fazla kötü, daha fazla farkına varamayan olacaktır ama daha az iyi olması bu rekabette ziyan olanın iyiler olacağı da aşikardır.
Çünkü zamanın birinci görevi bu tip insanlara asli vazifelerini yerine getirtmektir.
Lale Devri'nde ortalığa savrulan kese kese altına hücum eden yeniçerilerin çocukları iseniz, padişahlık da yeniçerilik de sizindir, size ait. Çünkü genler böyledir. Nesilden nesile geçer.
Belediyelerin İstanbul'da şatafatla, binbir gösterişler düzenledikleri iftar törenleri maalesef kimseye yakışan bir hareket değil.
Hele "10.000 kişi oldu, sizinki kaç? 40.000 kişi toplandık sizi geçtik..." türünden faşist düşünceler insana dair hisler değil. İslam'a ait hisler de değil.
Bunları alkışlamak ve kameraları oralara hazine bulmuş gibi gönderen televizyon ve gazete yöneticilerine birşey demek de anlamsız. Bu kadar büyük incelikleri beklemek aptallık olur. Evet olur.

İftar üzerinden dünya çapında rekor kırma denemesi yapmanın ne günahı, ne sıkıntısı olabilir diyecekleri malum da anlamalarını sağlayacak bir taş atmanın vakti sanırız.
Başkalarının yoksulluğundan zengine dokunmak da çok ahlaklı değil aslında. Ama insanların elektrik faturalarından hurma almak ve gösteriş yapmak ise hiç ahlaklı değil.
Belediyelerin asli görevleri arasında sosyal etkinlikler elbette vardır. Buna bir itirazımız yok. Yoksulu doyurmak ve ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılamak gayet yerinde tavırlar. Ama iftardan rekor denemesi yapmak Allah aşkına hangi hizmet birimine giriyor?
Daha da kötüsü şu ki: Karınlarını doyurdukları ve rekor kırdıkları akşamlarda gelenlere "EVET" broşürleri dağıtmak İslam'ın hangi renginde, hangi aşamasında, hukukunda yer alıyor?
Başkaları yaptığında demediğini bırakmayan dinleri çok ama akılları ve vicdanları az olanlar ise maalesef buna aldıkları reklamlar kadar susuyorlar.

Delikanlı hayırcıları görelim

~ ~
Biri, “Evetçiler arasında gıcık olduklarımın sayısı fazla olduğu için referandumda hayır oyu kullanacağım” diye yazmış.
Biri de, “oluşturulmakta olan korku imparatorluğuna hayır demek için” hayır diyeceğini açıklamış.
Demek ki “hayır”larını gerekçelendirecek iki cümle kurmaktan acizler ve buraya kadar düştüler.
Ben de göğsümü gere gere “evet” diyorum.
Gerekçelerim de şunlar (Aksiyon dergisinden araklanmıştır):
BİR- 29 Mayıs 1977’de İzmir’de Başbakan Ecevit’e polis memuru Mehmet Çetin tarafından ateş edildi. Silahın Özel Kuvvetler Komutanlığı’na ait olduğu belirlendi. Menemen’deki özel yetkili savcı Semih Kaynakçıoğlu olaya el koydu ama suikast silahı soruşturma makamlarına teslim edilmedi. Derken, dönemin HSYK’sı devreye girdi ve savcıyı sürgüne yolladı. Soruşturma, “tedbirsizlik sonucu adam yaralamak” suçundan dava açılmasıyla son buldu. Şüpheli polis serbest bırakıldı.
İKİ- Susurluk kazasından sonra ortaya çıkan kirli ilişkiler yargıya taşındı. Davaya bakan İstanbul 6 No’lu DGM Başkanı Sedat Karagül’ün devlet birimlerinden istediği belgeler gönderilmedi. Yine HSYK girdi devreye ve Karagül’ü daha alt bir göreve atadı. Yerine gelen Metin Çetinbaş, yüzlerce klasörlük davayı üç ay içinde karara bağladı. Sadece özel timci Ayhan Çarkın ceza aldı. Çetinbaş, emekli olduktan sonra Ergenekon davası sanıklarından Kemal Alemdaroğlu’nun avukatı oldu.
ÜÇ- Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, 2005’te Şemdinli’deki bombalama hadisesiyle ilgili soruşturma açtı. Hazırladığı iddianame mahkemece kabul edildi ve dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın “iyi çocuklar” dediği bombacı astsubaylar 39.5’er yıl ceza aldı. Ardından HSYK, mesleki yeterlilikten uzak olduğu gerekçesiyle Sarıkaya’yı meslekten ihraç etti, avukatlık yapmasını bile yasakladı. Astsubayların cezası ise kaldırıldı. Sarıkaya’nın ihracı Büyükanıt’ın adının iddianamede yer almasına bağlandı. Oysa Sarıkaya Büyükanıt ismini iddianameye koymamış, onunla ilgili belgeleri askeri savcılığa göndermişti.
DÖRT- Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanması üzerine HSYK “olağanüstü gündemle” toplandı ve yargı tarihine geçecek bir karara imza attı: Erzurum özel yetkili savcıları Osman Şanal, Rasim Karakullukçu, Mehmet Yazıcı ve Başsavcı Vekili Tarık Gür’ün yetkilerini aldı.
BEŞ- Yargıyı eleştiren çıkışlarıyla tanınan Necati Özdemir Bayrampaşa Cezaevi Savcılığı’ndan 1998’de istifa ederek İstanbul Barosu’na kayıt yaptırarak avukatlığa başladı. Ancak HSYK’nın 2001’de aldığı meslekten çıkarma kararı sonucu avukatlık ruhsatı iptal edildi.
ALTI- Adana Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu, 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren hakkında iddianame hazırladı. HSYK, “gazetecilere açıklama yaptığı ve iddianame sureti dağıttığı” gerekçesiyle Kayasu’nun yargılanmasını istedi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Kayasu’yu “görevi kötüye kullanmak ve askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif” iddialarıyla para cezasına mahkûm etti. Kayasu, daha sonra HSYK kararıyla meslekten ihraç edildi.

Benim gerekçelerim bunlar.
Bu HSYK’nın değişmesini istediğim için “evet” diyorum...
Şimdi delikanlı “hayır”cıları görelim.
Bizi “hayır”larına inandıracak bir cümle kursunlar, Türk yargı sistemine biat edelim...
Bir tek cümle...

Ahmet Kekeç

türkiye için iftar vakti,HACI ORUÇ için intihar vakti

~ ~
amid midir,amed mi,diyarbekir miydi onun dilinde yaşadığı şehrin adı bilmiyorum.kökeni rumca yada ermenice,yoksa kürtçemi diye derd etmişliği içlenip kahırlanmışlığı varmıdır onuda bilmem.ben hacı oruç'u hiç tanımadım.ben tanımadım lakin,ister diyarbakır yada diyarbekir,ister amed yada amid diyen;
referanduma hayır yada evet demeyi bir evrensel varlık sorununa dönüştüren,havuzu varken havuzlu villalara sallayan,etnik ayrımcılığa karşıyız derken ermeniliğe atıf yapan,gelince bize dünyayı dar edecekler diye diye gelmesinden endişe ettiklerine dünyayı dar eden,topraklarında yaşayanların can güvenliğini koruma ile görevliyken kendi topraklarında can alan aldıran alınmasına göz yuman sizler tanıdınızmı HACI ORUÇ'u.
insanca bir yaşam diye diye insanın insanlar tarafından bu kadar hayvanlaştırıldığı başka bir memleket varmıdır inanın merak ediyorum.adalet diye diye fevaran eden ama iş yargılamaya geldiğinde gözünü kırpmadan önce kurşuna dizip sonra yargılayan bir kütlenin bir araya geldiği bir memeleket daha varmıdır.kızan,kızınca kovan,ağlayan kanayan,ağladıkça ağlatan kanatan bir insan sürüsünün yaşadığı bir memleket varmıdır?
bir memeleket varmıdır,abd emperyalizmine söve söve,cebindeki dolarla borç veren,o'nun zalimliği kendi dışımıza yöneldiğinde zulmünü alkışlayan hatta nemalanan,
kızını eşini bakkala gönderirken arkasından takibe koyulan namus kollayıcısı kesilip,bakkala giden başkalarının analarına bacılarına kızlarına işmar edip kasıklarını sıvaya sıvaya bıyık buran,
dükkan önüne gelen arabanın modeline göre fiyat çeken,enflasyondan şikayetle hükümetlere ver yansın edip,maliyetlerinin 100 katına 200 katına mal satan,bir toplumdan mürekkep varmıdır başka bir memleket.
hacı oruç 40 yaşında bir türkiye vatandaşı,diyarbekir silvan'dan.seyyar satıcı,4 çocuklu,1 kız 3 oğlan...eve geldi,yorgun du,bitkindi,ne oylama aklındaydı ne heronlar,ne kemal bey'in soyu,ne başörtüsü yasakları,ne başka bir şey.hatta belki sırf uluslaşma sürecini engelliyor diye ailesini dinsizleştirmeye çalışmıyordu,hatta ailesini kemalistleştirmeye,islamlaştırmaya yada alevileştirmeye sünnileştirmeye çalışmadığı gibi.eve geldi,acıkmıştı yorgundu,solgundu 40 yaşında seyyar mal satmaktan.belki marketleşmenin insanlaşmayı öldürdüğünü hiç düşünmemişti ömrünce ve bir defa olsun karşı çıkmamıştı koca alış veriş merkezlerine,türkü,kürdü,ermeniyi korumanın,kültürü korumanın yolunun içinizdeki insani olanın yokedilmesi olmaması gerektiğini,korumak isteniyorsa asıl başlanması gereken yerin ruhumuz olduğunu söyleyecek dili olmadı belki hiç hacı oruç'un,belki ingilizce konuşan bir türk gibi,önce aklında kürtçeye çevirip sonra türkçe düşünmek zorunda kalmasa derdi ki ey kardeşler,ey kardeşlerim,tutuştuğunuz ve içinde insani olanı barındırmayan bu kavgalarınız arasında,evime 1 kız 3 oğlan ve 37 sinde karıma aş götüremediğim bir hayatı çıkarı aliii menfaatleriniz için,onlara helal gelmesin için size bağışlıyorum.
hacı oruç,orucunu açmasını bırakın,oruç tutamayacak küçük çocuklarına aş götüremediği için,
malzeme yoktu yemek yapamadım hacı,diyen eşinin gözlerine baktı,eğilip çocuklarına sarıldı,hala insan olduğu için ağlamayı unutmamıştı insani olan duygularada,ve ağladı,arka odaya geçti ve yağsız bir ipe uzattı yerin dibine geçsin bakışlarınız diyerek ayağının tersiyle itti ,biz entellektüel,bağımsızlık savaşçısı,vatanprever,dindar,başkalarının sırtına basarak ancak yükselebildiğimiz sırıtkan sünepe,faşist,alevi,kürt,türk,laik,şeriatçı komşuluklarımızı.
sana cenaze namazı kılınmasın hacı,intihar edenin cenaze namazı kılınmaz diye değil,senin namazını kıldırmaya ve kılmaya yüzümüz olmadığı için.
allah günahlarımız affetsin hacı oruç.allah bizi affetsin

köksal özyürek

Sfenks'in sorusu, Heron'un gözleri..

~ ~
Heron'un gözlerine bak komutan; kerâmet sahipleri gibi cübbenin yenleri içinden garip sûretler gösteriyor bize. İçimize kezzap damlıyor, çocuklarımız ikiye bölünmüş, ölümüne askercilik oynuyorlar, sen bakıyorsun, sadece bakıyorsun, hep bakıyorsun!
Seyrediyor musun sahi, kaçırma bakışlarını; Heron'un gözlerine bak!
Boşver önündeki terfi dosyalarını; Heron'un gözlerine bakamıyorsan kapat gözlerini, kendi içine dön; rûhunun içine bak, kendi derinliğine gömül, vicdanını fiskele... Say ki tâ be kıyâmet terfî ettin, terfî ettirdin, asker kişi dosyalarını masana yığıp "Bunların kaderi ve hayatı benim elimde" diye gururlandırdın. En zengin, en güçlü, en cabbar sen ol. Hükümetler titresin beş yıldızlı apoletlerinin önünde. Karargâhına iliştirilmiş yarı muvazzaf gazeteciler, alnının her kırışığından farklı tehdit mesajları okusunlar; keyiflen şöyle, rahatla ama dalıp gitme sakın...
Uzun yol şoförlerinin ara sıra başına geldiği gibi bakar görmezlerden olma; çimdikle kendini. Bak, yaşta kuruları ıslatmayım derken neler olmuş neler?..
Askerlerini, çocuklarını öldürüyorlar komutan; bana bakma, Heron'un gözlerine bak, göreceksin! Heron alımının ihâleye çıktığı güne lânet okumak neye yarar? Heron'un vicdanı, aklı, kibri, inisiyatifi yok komutan; görmüyor, gösteriyor; hissetmiyor hissettiriyor bu kalpsiz müşir iğnesi!
Biri bizi gözetliyor evi gibi seyrediyoruz demişti vaktiyle birisi -kimdi o sahi!- Meğer doğruymuş be, BBG evi gibi seyretmişsiniz olup biteni yahu. Biz de seyrediyoruz şimdi internet sitelerinde. Sizin gibi derin bir vukuf fakat buzdan bir vicdanla değil ama, tâbir caizse kurbanın bıçağa baktığı gibi bakıyoruz; canımız acıyor, boğazımız düğümleniyor, yutkunamıyoruz bile.
Mutlaka sahte görüntülerdir bunlar değil mi komutan? CIA'nın, MOSSAD'ın, Alman ve İngiliz gizli istihbarat servislerinin belki de Yüzüklerin Efendisi filmindeki alçak büyücü Sauron'un işidir; sizi karalamak, itibarınızı kırıp, o güzelim tabirle asimetrik psikolojik harekât yürütmek için uydurmuşlardır o hokus-pokus video kayıtlarını.
Bakınız, ne güzel izah ettim netekim; bu görüntüler gerçek olamaz; gerçek olsa bizim erkân-ı harbiyemiz bir lâhza yerinde durmaz ki zaten. Cehennemler kudursa, gökler çatlasa, sarsılmayan azmiyle çelik kal'aları eritir, yıldırımlar yaratır, kartallardan kanat ödünç alıp hışım gibi inmez mi pusudaki kuzularımıza yaklaşan alıcı kuşların tepelerine?
Lâfa gelince nasıl gürlüyoruz değil mi komutan; edebiyatın bini bir para bizde...
Evet evet, sahtedir o görüntüler, tarikatçi, cemaatçi, Sorosçu takımı doları basıp yaptırmışlardır o görüntüleri sanal laboratuvarlarda. Zaten Hantepe'de bir karakolumuz hiç olmamıştır, o gece Heron'un gözleri tepelerindeyken aşağıda üçer beşer avlanan çocuklarımız da hiç doğmamışlardır analarından; anaları taş mı doğurmuştur acaba o kuzuların yerine?
Lânetle şunları komutan; yalandır de, psikolojik harekâttır de, dağ başlarındaki dandik karakollara yolladığın çocukların hukukuna da, darbe zanlısı devrelerini koruduğun kadar olsun sahip çık biraz. Gürle be; bunlar iftiradır, kâğıt parçasıdır, borudur de...
Bize yeni bir şey söyle komutan. Bize bu işin içinde başka işler olduğunu söyle; bizi inandır, istersen kandır, hatta, "Siz anlamazsınız, bu işler bildiğiniz gibi değil, her gördüğünüze inanmayın" de, inanmayalım...
Geldin gidiyorsun fakat eyvah, üzerinde ağır kul hakkıyla gidiyorsun. Olmadı, hiç olmadı. İnsan başlı, arslan gövdeli Ebülhevl'in (Sfenks) sualine sen de cevap veremedin. Çekeceğin ceza, Heron'un gözlerine bakmaktır bundan sonra; tâ be kıyâmet!
A. Turan Alkan

yeni bir paradigma arayışı

~ ~
"Kendi içimde kayboldum. Yoksa kendimin dışına dağılıp da mı kayboldum? Her ikisi de. Benim merkezim orada bir yerdeydi ve her köşeyi dolduruyordu. Ya da ben ayak uçlarımın, ellerimin, yüzümün bittiği yerde başlayan biriydim.
Kendimi gövdeme iliştiren yalnızca belli belirsiz birşeydi. Duyumlarım yokolmuşlardı. Gördüklerim ve işittiklerimle benim aramda bir mesafe vardı, belki hissettiklerim de aynı durumdaydı. Bende yaşayan yalnızca kekre bir soluktu.
Ağladım. Gözyaşlarım çevremdeki bunca kalın duygulu insanın hesabını görmeliydi. Gerçi 'onlar' için ağlıyor değildim. Ağlayan 'ben' de değildim aslında. Bir bent yıkıldı ve ırmak boşalmaya başladı. Bendi yıkan ben değildim, suyu canlandıran da. Ben gözyaşlarının üzerine düştüğü topraktım yalnızca.''
(Ian Dallas/Gariplerin Kitabı)
ruhlarımız bir birimizin ruhlarına değmeden bedenlerimizi toprağa veriyoruz.modern zamanlarda toprağa verme ayini bile o kadar anlamsızki.yakılması daha anlamlı olur sanki.
ruhlarımız değmediğinden birbirimizin ruhuna acılarımız bile anlamsızlaşıyor.

Elif şafak ''AŞK'' romanında bir yerde Şems'e söyle dedirtiyor:
"Bu Allah'tan rol çalmak olur!" (s. 120)

karşımızda Şems olduğunu kim söyleyebilir şimdi bu repliğe bakıp.
hepimiz birbirimize bakarak yalan söylüyoruz.tüm acılarımız hak arayışlarımız bu yalanın altında eziliyor.duvara çarpıp geri dönen söylemler suretinde.ulus devletten şikayetle hak arayan kitle başka bir ulus devlet kurgusuyla çıkıyor karşısına ezen olduğu iddia edilen kitlenin.çarşafıyla stand up gösterisi yapan kadın kullandığı dilin modernizmin yalnızlaştırıcı dili olduğunu sorgulamıyor bile.

Gandhi müslüman hindu çatışmalarında başladığı ölüm orucu bitirmesi için kendisine gelen küçük bir müslüman çocuğu öldürdüm ben cehennemliğim bir de senin günahını almak istemiyorum diyen hinduya döner ve şöyle der:
''cennete nasıl gideceğini biliyorum.anası babası olmayan bir müslüman çocuğu evlat edin.ve onu büyüt.fakat onu bir müslüman gibi büyüt... ''
Gandhi'den başka bir sözle devam edeyim sırasıdır şimdi:
Bir insanı, ancak gerçekten uyuyorsa uyandırmak mümkündür. Ama, eğer uyumuyor da uyku taklidi yapıyorsa, dünyanın bütün gayretlerini sarf etseniz, nafiledir.

sorunumuz sanırım tamda bu.kimse uykuda değil.herkes uyanık.sorun referanslarımız.
kimse hakikatin peşinde koşmuyor.elimize verilmiş şablonlar var ve hayatımızı o şablonlar üzre düzeltme çabasındayız.herbirimiz bulunduğu gettodan karşı gettolara salvolar sallıyor.zulmü yapanın kim(liği)üzerinden alıyoruz pozisyonlarımızı.islamcı gettolardan iran'a bakarken susmamız,alevi gettosundan yavuz ve inönü kıyımlarında inönü'yü temsil eden zihin dünyasından saf tutmamız ondan. kimimiz içkimizi meşrulaştırmak adına moderne biat ederken kimimiz türbanımızı siyasallaştırmak adına geleneğe.modern ve gelenek arasında debelenen vücutlar ruhtan bihaber olduğundan acılarımızı çarpıştırmaktan başka bir anlam dünyasına açılmıyor siyaset.istim üstündeyiz.şimdi güçlenecekler ve iktidara gelecekler.ama hiç kimse bu
geliş biçiminin iktidarda olanla aynı dilden beslendiğini görmüyor yada bunu görmezden geliyor.
aslına bakarsanız hiçkimse acı çekmediği için herkes acı çekiyor.
oysa her şey ruhun bedenlerimizden kovulmasıyla başladı.direnen son kaleler şiir ve müzik belkide.kaldıki bu ikisini birbirinden ayırmakta mümkün değil.iyi müzik size şiiri anımsatırken iyi şiir zaten bir müzik gibi dökülüyor içinize.
ve tamda bu sebeble bir şairin bir müzisyenin herhangi bir gettodan seslenmesini oldum olası kabullenemedim.yersiz yurtsuz şiirler yersiz yurtsuz müzikler diliyorum hepimize.çünkü benim yerim var diyen kendine yer ararken boş yere acısını parlatmasın.çocukların ulusu yok der usta.ben onlara ulussuz şair ve müzisyenleride eklemek istiyorum.
"Bana göre arayan Tanrı'dır. Fakat o aranılan sevgilinin hikâyesi hiçbir kitapta meşhur olmadı."
(Şems-i Tebrizî,
Makalât)

köksal özyürek

Genç Şaire Mektuplar

~ ~
"Kendi kendinize sorun: Büyük olmayan yalnızlık, yalnızlık mıdır? Ancak bir tek yalnızlık vardır, o da büyüktür ve katlanılması güçtür. Öyle bir an gelir ki, insan yalnızlığını kolayca elde edilen herhangi bir beraberlikle değişmek ister. Hiç uymadığı halde uyar gibi görünüp yanındaki herhangi biriyle, hatta en düzeysiz biriyle bile birlikte olmayı düşünür. Ama yalnızlığın büyüdüğü anlar, belki bu anlardır. Onların büyümesi, erkek çocukların büyümesi gibi acılar içinde olur; ilkyazın başlangıcı gibi de üzücüdür. Yalnız bu sizi şaşırtmamalı. İçe dönmek ve kendinle baş başa kalmak... İnsan buna alışabilmeli."

(Rainer Maria Rilke/Genç Şaire Mektuplar)

Fukuyama'dan Huntington'a Bir Bunalımı Örtme Çabası ...

~ ~
Fukuyama'dan Huntington'a Bir Bunalımı Örtme Çabası ve Siyası Teorinin Pragmatik Kullanımı


Siyasî karar mekanizmaları ile siyaset teorisyenleri arasında ilginç bir hukukîleştirme ve meşrûlaştırma ilişkisi olagelmiştir. Özellikle siyasî değişimin ve yeni düzen arayışlarının yoğunlaştığı dönemlerde bu ilişki tarzı daha da bir yaygınlık kazanmaktadır.
Soğuk savaş sonrası dönemde yeni dünya düzeni sloganı çerçevesinde yaygınlaşan yeni teoriler hakim siyası güçlere kamuoyu oluşturma ve meşruiyyet kazanma doğrultusunda önemli hizmetler sunmuşlardır. En çarpıcı misalini Fukuyama'nın Tarihin Sonu tezinde gördüğümüz bu ilişki türünün son örneği Huntington'ın Medeniyetlerin çatışması (The Clash of Civilizations) tezidir.


Muhteva açısından birbiriyle çelişen bu iki tez zamanlama ve ABD dış politikasının teorik zeminini oluşturmak bakımından ciddî benzerlikler arzetmektedir. Fukuyama tezinin ilk versiyonunu Romanya devriminin ve Berlin duvarının yıkılmasının oluşturduğu romantik ve iyimser bir ortamda yazmış ve serbest piyasa mekanizmasına dayalı batı liberal demokrasisinin mutlak zaferini ilan etmişti. Bu teoriye göre insanoğlunun tarih boyu süren arayışı batı liberal demokrasisinin getirdiği değerlerle nihaî mükemmeliyete ulaşmıştı. Ona göre artık bü­tün alternatif değer sistemleri ve medeniyet yapıları tarihin bu son ev­resinde batı medeniyetinin üstün değerlerine boyun eğmek zorunda idi. Bu yaklaşım yeni dünya düzeni fikrinin entelektüel zeminini oluş­turdu. ABD dış politika yapılanması bu romantizm ve entelektüel zemin içerisinde sadece kendi kamuoyunu değil bütün bir dünya ka­muoyunu Körfez savaşına yönlendirme ve yeni dünya düzenine şartlandırma imkanı buldu.


Bu atmosferin Bosna krizine kadar devam ettiği söylenebilir.



Özellikle Körfez savaşını müteakip günlerde muhtemel kriz bölgelerin­den bahsetmek yersiz bir kötümserliğin işareti sayılıyordu. Bağdat'ın bombalanmasının hemen akabinde 20-23 Mart 1991 tarihleri arasında Kanada'da toplanan International Studies Assocation tarafından tertiplenen Uluslararası İlişkilerde Yeni Boyutlar başlıklı kongreye sunduğum Medeniyet, Dönüşümü ve Siyasî Sonuçları adlı tebliğimde "Tarihin Sonu" tezinin batı medeniyetinin geçirmekte olduğu kriz sürecini örtmeye çalışan entelektüel bir çaba olarak niteleyip tenkit ettiğim zaman bu iyimser yorumculardan bu doğrultuda' ilginç tepkiler almıştım. Yaklaşık 600 siyaset bilimcinin 230 ayrı oturumda ele al­dığı uluslararası ilişkilerin yeni boyutları birkaçı müstesna genellikle son derece iyimser bir tabloyu gözler önüne seriyordu.


"Yeni Dünya Düzeni"nin baş düşmanı hizaya getirilmiş ve tarihin sonunu perçinleyen barış dönemi başlamıştı. Benim böyle bir ortamda batı medeniyetinin gerek felsefî, gerekse sistemik dengesizliklerden kaynaklanan krizinden ve bu krizin uluslararası sistemi etkileyen boyutundan bahsetmiş olmam rahatsızlık doğurmuştu.


Bosna'da yaşanan insanlık dramı tarihin değil bu hülyalı dönemin sonu oldu. Bosna'da Batılı ülkelerin gözetim ve denetiminde gerçekleştirilen soykırım hem batı medeniyetinin yaşadığı değer krizini hem de uluslararası sistemin çarpıklıklarını bütün açıklığıyla ortaya koydu. Böyle bir gelişme Fukuyama'nın oluşturduğu çerçeveyi geçersiz kılıyordu. Bu dengesizlik ve çarpıklıkların örtbas edilmesi için yeni teorik çerçeveler ve bu teorik çerçevelerin öngördüğü yeni suçlular ve düşmanlar gerekiyordu. Uzun süredir siyasi literatüre ciddi bir katkıda bulunamamış olan Huntington bu misyonu üstlendi ve Foreign Affairs dergisinin 1993 Yaz sayısında "Medeniyetler çatışması" başlıklı yazısını kaleme aldı.


Huntington'a göre dünya politikası yeni bir evreye giriyordu ve bu evrede ideolojik ve ekonomik çatışma yerini kültürel ağırlıklı medeniyetler çatışmasına bırakıyordu. Ona göre gelecekteki politik çatışma alanları medeniyet çatlaklarının olduğu bölgeler olacaktır. Bu yargı ya­zıda altı temel sebebe istinad ettiriliyor:


1. Medeniyetler arası farklılıklar sadece gerçek değil aynı zamanda temel farklılıklardır,


2. Dünyanın küçülmesine koşut olarak medeniyetler arası ilişkiler yoğunlaşmakta ve farklı medeniyetlere üye topluluklar arasındaki kültürel farklılıklar farklı şuurlanma biçimleri oluşturmaktadır,


3. Ekonomik modernleşme ve sosyal değişim ile sarsılan yerel kimliklerin yerini fundamentalist dini şuurlanma doldurmaktadır,


4. Batı toplumları dışındaki toplumlarda kitlelerin batı hayat tarzını benimseme eğilimi hızlanmakla birlikte bu toplumların seçkinleri arasında otantik ve yerel kültürlere dö­nüş eğilimi artmaktadır,


5. Kültürel farklılıklar ekonomik ve siyası farklılıklara göre daha zor uzlaşılabilen çatışma alanları doğurmaktadır. 6. Din ve kültür temellerini de barındıran ekonomik bölgecilik güçlenmektedir.


Görüldüğü gibi Huntington, Fukuyama'ya göre çok farklı ve zıt bir teorik varsayımdan hareket etmektedir. Fukuyama'nın aksine Huntington tarihin sonunu işaret eden evrensel bir değerler sisteminden ve uluslararası bir düzenden bahsetmiyor. Aksine ortaya çıkan bir düzensizliğin tahlilini yapmaya çalışıyor ve bu düzensizliğe yol açan çatışma alanlarının ortak zeminini yakalamaya çalışıyor. İlki Batı medeniyet değerlerinin evrenselleşme sürecinin kaçınılmazlığını vurgularken diğeri bırakın böyle bir sürecin varlığını ileri sürmeyi yerel medeniyetleri harekete geçiren alternatif süreçlerin belirleyiciliğini ortaya koy­maya çalışıyor. Fukuyama'nın iddialı sözlerinin yerini Huntington'un daha gerçekçi, daha hesaplı ve çok daha politik üslubu almış görünü­yor.


Fukuyama, tezini teorik cazibeye kavuşturmak için felsefeye başvuruyordu. Huntington aynı cazibe merkezini medeniyet tarihi yoluyla elde etmeye çalışıyor. Fukuyama'nın Hegel felsefesini kendi tezine payanda yapmak için kullanırken ortaya koyduğu seçici tavır Huntington için de geçerli. Huntington tarih içindeki medeniyet çatışmalarını incelerken seçici bir yaklaşımla medeniyetlerin çatışma alanlarını vurgular­ken medeniyetler arası kaynaşma, müsamaha ve sentez alanlarını yok farzediyor.


Huntington'ın bu yaklaşımının metodik bir hata sonucu değil önceden belirlenmiş teorik bir tercih sonucu olduğunu ortaya koyan ciddi ipuçları var. Bu teorik tercih makalenin misyonu ile yakından ilgili. Huntington bu tahlil ile batı medeniyetinin felsefi-entelektüel birikimini, sosyal kültür ve uluslararası sistem üzerindeki belirleyici vasfını göz ardı ediyor. Dolayısıyla da bunalımın vebalini ve ortaya çıkan ça­tışma alanlarının yükünü, tekelci batı medeniyeti tarafından hayat alan­ları gittikçe sınırlandırılmış yerel medeniyetlere ve otantik kültürlere yüklüyor. Böylece gelecekteki bunalımın suçluları şimdiden ilan edil­miş oluyor. Bu noktada Huntington bu tezi ile Fukuyama'nın yarım bıraktığı resmi tamamlıyor. Oluşturduğu evrensel değerler ve demokratik sistemle insanoğlunun nihaî hedefini gerçekleştiren batı medeniyeti (Fukuyama) ve detaydaki bunalımların çıkmasına sebep olan yerel kültür ve medeniyet çatışmaları (Huntington). Fukuyama'nın tezi ile batı medeniyetinin felsefi ve sistemik unsurları yüceltilirken, Huntington'ın tezi ile başta İslam ve onu takiben Konfüçyanizm olmak üzere diğer bütün kültür ve medeniyetler, çıkan siyasi huzursuzluk ve bunalımların kaynağı ve sorumlusu olarak takdim ediliyor.


Huntington bu resmi tamamlarken batı medeniyetinin iç dengesiz­liklerini ve bunalımlarını şuurlu bir şekilde saklamaya çalışıyor. Eğer uluslararası sistemde gerçek anlamda bir değer ve sistem bunalımı varsa bunun baş sorumlusunun bu değerlerin ve sistemin kaynağı olan Batı medeniyeti olması lazım gelirken Huntington dikkatleri diğer kültürler üzerine yoğunlaştırıyor. Bu yargısını güçlendirmek için de Fukuyama'nın Hegel felsefesini kullanmasına benzer bir şekilde Toynbee'yi eksik ve seçici bir şekilde kullanıyor ve Toynbee'nin tarihte ortaya çıkmış 21 medeniyetten altısının yaşamakta olduğu görüşünü tezine dayanak olarak alıyor. Halbuki Toynbee aynı eserinin müteakib satırlarında yaşamakta olan bu altı medeniyetin de Batı medeniyetinin baskısı altında can çekişmekte olduğunu söylemektedir. Eğer Toynbee bu tesbitinde doğru ise can çekişen medeniyetlerin evrensel bunalım­lara kaynak olacak çatışmalara sebep olması imkansızdır.


Öte yandan Huntington'ın iddiasının aksine bu medeniyetler Batı medeniyetinin hakimiyet alanları altına girmeden önce çok daha mü­samahalı bir ilişki içinde bulunuyorlardı. Mesela, yaklaşık beş asır aynı hayat sahasını paylaşan İslam medeniyeti ve Ortodoks alemi 19. yüzyıldaki batı değerlerinin yayılması öncesinde çok daha huzurlu ve barış içinde birlikte varlıklarını sürdürmüşlerdi. Aynı şekilde Hindistan, İngiliz sömürgeciliğine kadar İslam ve Hindu medeniyetlerinin çok daha uyumlu ve müsamahakar bir medeniyet ilişkisine şahit olmuştu. Endülüs, İspanyol barbarların yıkımına kadar müslüman, hıristiyan ve yahudi kültürlerin dinamik bir tarzda alış-verişte bulundukları bir medeniyetler bileşkesini asırlar boyu sürdürmüştü. Antik Ari kültüründe tohumları atılan etnik bağnazlık ve dini fundamentalizm bugüne kadar hep batı medeniyetinin değişik versiyonlarının eseri olagelmiştir. Huntington'ın bugün komşuları ile kanlı ilişkiler içinde olduğunu iddia ettiği İslam medeniyeti ise tarihi hakimiyet alanlarında sürekli olarak medeniyetlerarası müsamaha ve dinamik bir alış-verişin sürdürülmesini sağlayan bir değerler bütünü ve siyasi yapılanmalar ortaya koymuştur. Bu değerler bütünü siyasi sisteme dini/kültürel çoğulculuk şeklinde aksetmişti. Son misalini Osmanlı millet sisteminde gördüğümüz yerel kültürlere yaşama ve kendini yeniden üretebilme hakkı tanıyan dini/kültürel çoğulculuk Hindistan'dan İspanya'ya kadar İslam medeniyetinin bütün versiyonlarının ortak özelliğidir.


Üslup ve muhtevadaki bu farklılık, misyondaki ayrılığı ortadan kaldırmıyor. Aksine, Fukuyama ve Huntington batı medeniyetinin hegemonyasını sürdürmek için devreye soktuğu iki ayrı yüzünü temsil ediyorlar. Bunun içindir ki, şu anda birlikte John Hopkins üniversitesinin çıkarmakta olduğu Journal of Democracy adlı derginin editörlüğünü üstleniyor olmaları hiç de şaşırtıcı değildir.


Bütün teorik önyargılarına ve yüzeyselliğine rağmen Huntington'un yaklaşımı kimi doğru unsurları içeriyor. Özellikle medeniyet farklılıklarının çıkış noktası olarak ele alınmış olması siyasî tahlilde gerçek unsurlara dönme zorunluluğunun bir yansıması olarak görülebilir. Dolayısıyla Fukuyama'ya göre daha reel bir teorik zeminin varlığından bahsedilebilir. Bu açıdan Huntington'un tezi kimi doğru un­surları da barındıran teorik bir zeminin siyası pragmatizmin gerektirdiği sonuçlara varabilmek için ne ölçüde yozlaştırılabileceğinin çok kötü bir misali. Medeniyet merkezi kavramı etrafında renklendirilen ve seçici de olsa, kimi doğru bilgi ve yorumların da serpiştirildiği bir teori nihayetinde muhayyel bir İslam-Konfüçyanizm ilişkisini ve bu ilişkinin batı medeniyeti için ortaya çıkardığı tehdit unsurlarını delillendirmek için kullanılıyor.


Bu delillendirme esnasında da siyasî gerçekler yine önyargılı bir tarafgirlikle kullanılıyor. ABD'nin askeri teknoloji ve silah ticareti ko­nusundaki tekelci hegemonyasını gözardı eden Huntington Çin'in bazı İslam ülkelerine ciddi miktarda silah satmakta olduğunu iddia ediyor.


Halbuki genelde dünya silah ticaretinin özelde İslam ülkelerine ve güneye yönelik ticaretin aslan payı ABD'nin elindedir ve bu pay gittikçe süratli bir şekilde genişlemektedir. ABD'nin Güney'e (Üçüncü Dünya ülkeleri) yönelik silah ihracatı 1992 yılında 59 milyar dolara ulaşmış bulunmaktadır. Körfez Savaşı sonrasında sadece Suudi Arabistan'ın aldığı silah tutarı 21 milyar doları geçmiş bulunmaktadır. Buna mukabil 1980 sonrasında ekonomik reformlara önem veren Çin, askeri harcamalarda önemli kısıntılara gitme tenıayülü içine girmiş bulunmaktadır. ABD'nin son olarak İran'a ticarî sefer yapan Çin gemileri üzerinde yaptığı denetleme, gerek bu gemilerin kimyasal silah malzemesi taşıdığı iddiasında bulunan Amerikan istihbaratının, gerekse gittikçe yaygınlaşan Huntington benzeri teorilerin temelsizliğini ortaya koymuştur.


Öte yandan Çin; son dönemde İslam dünyası ile ilgili bütün temel meselelerde olumsuz bir tavır sergilemiştir. Çin gerek 1991 yılında BM'deki Siyonizm ile ilgili oylamada gerekse son Bosna krizinde Islam dünyasının genel taleplerinin karşısında bir tavır sergilemiştir. Uluslararası forumlarda bu tavrı gösteren Çin, ülke içinde de Müslümanlara yönelik baskılara özellikle 1990 sonrasında büyük bir hız, kazandırmıştır.


Objektif verilere dayanmayan İslam-Çin ittifakı ve tehdidi tezinin temelde iki hedefe matuf olduğu söylenebilir. Huntington bu yeni tehdit tanımlaması ile bir taraftan Amerikan silah üretim ve ticaretinin hızlanmasını hukukileştirmekte, diğer yandan İslam dünyası ve Çin ile problemleri olan Hindistan benzeri bölgesel güçlerin konsolide olma­sını ve batı ile işbirliğine yönelmesini sağlamaya çalışmaktadır.


Huntington'un Türkiye ile ilgili tesbitlerinin ise özellikle Türk ay­dınları tarafından büyük bir dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir. Yaşadığı kimlik ve medeniyet krizi açısından Türkiye'yi, Meksika ve Rusya ile karşılaştıran Huntington Türk elitinin ve toplumunun batı doğrultusunda bir medeniyet değişimini istediğini fakat batı medeniyetinin hakim unsurları tarafından reddedildiğini ifade etmektedir. Türk toplumunun fikrî ve siyasî önderlerinin en büyük zaafı kimlik, medeniyet tanımlaması konusunda kendine güveni olmayan ve kararsız bir tavır sergilemeleridir. Bir elitin en önemli misyonu mensubu bulunduğu topluma geleceğe yönelik bir stratejik ideal tanımlaması yapabilmesidir. Türk toplumunda son iki asırdır yaşayan elit-kitle ilişkisi son derece çarpık bir düzlem üzerinde gelişmiş ve parçalanmış bir top­lum yapısı ortaya çıkarmıştır.


Bu parçalanmış ve belirsiz toplum idealinin en önemli sebebi güçlü bir medeniyet birikimine sahip bir toplumu başka bir medeniyete kuyruk yapmak isteyen elitin yaşadığı psikolojik dengesizlik halidir. Bu dengesizlik eğitim ve medya kanalları yoluyla toplumun geneline yansıtılmış ve bugün kendini herhangi bir düzeyde tutarlı bir şekilde tanımaktan aciz bir bunalım toplumu ortaya çıkmıştır. Türkiye kapsamlı bir kimlik yenilenmesi ve medeniyet ihyası sürecine girme cesaret ve becerisini gösteremezse gelecekteki teorisyenler bu toplumu ya tarihin sonunun kurbanları ya da medeniyetler çatışmasının suçluları arasında zikredecektir.

Prof. Dr. Ahmet DAVUTOGLU

Mağaradan Haykırışlar

~ ~
Kendi omzuna tırman
Başka nasıl yükselebilirsin ki?
(Nietzsche)


“Platon: “İnsan iki ayak üzerinde duran tüysüz bir hayvandır” demiş. Diyojen hindiyi bağırta bağırta yolduktan sonra Atina meydanlarında “İşte Platon’un insanı!” diye halka teşhir etmiş.” Evet, insan ne yazık ki tüysüz iki ayaklı bir hayvan haline geldi, vicdanını kaybedeli beri.

“Sisifos, bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılmıştı. Fakat tam çıkardığı sırada taş aşağı yeniden yuvarlanıyor, taşın ardından bakan Sisifos aşağı inip tekrar taşı çıkarmaya çalışıyordu. Ve Sisifos her deneyişinde kayanın aşağı düşeceğini biliyordu ama yinede taşımaya devam ediyordu.” Hayat… Taşımadan edemediğimiz gibi düşürmeden de edemeyiz hayat yükünü.

Kişinin Rabbini dışarılarda, ötelerde hatta yukarıda araması; Rabbinin oralarda olduğunu tabiî ki göstermez. Sadece Rabbini ne kadar sınırladığını, düşüncesi ile Rabbini bir tanımlamaya tabi tuttuğunu ve bu tanımın kofluğunu gösterir. Zira her tanım bir sınırlama değimlidir?

Sıkıntılarımızı paylaşarak azaltırız. Mülklerimizi kişisel kılarak çoğaltırız. Biz insanız.

Başkalarının başlarına gelen bela ve musibetlerden hayatlar ve mutluluklar devşirir diğerleri. Zira başkalarının başına gelen belalar diğerleri paratoner niteliğinde değerlendirir. İnsan diğerlerine gelen belalara karşı üzülse de içten içe, kendi başına gelmedi diye sevinir. İnsan bu bağlamda menfaatçi ve ben merkezlidir. Ve insan ne kötüdür.

Başkalarının acıları, bizde sadece malumat seviyesinde değer bulur ve bir zaman sonra unutuluş çöplüğüne atılır. Unutmak hayatımızı yaşanılır kılır bu sebeple.

• Hayat geciktirdiğimiz şeyleri biriktirmektir. Hayat biriktirmektir, geciktirdiklerimizi.

İstediklerimize ulaştığımızda, ulaşamadıklarımızı isteriz. Bu böyle sürüp gider. İsteriz ulaşırız, ulaşamayız ama isteriz. Bu sayede kendimizi unutur yaşar gideriz.

Bir kadının, erkeğini terk etmesinin sebebi, ondan alabileceği bir şeyin kalmamış olmasıdır.

Yaşamak, yaşamaktan farklı bir şey olmalı. Yaşamın arkasında, perdenin gerisinde başka başka şeyler olmalı, sanki olmalı.

Aforizma yazmak, hayata taş atmaktır. Ve bilirsin hayatın canı acımaz.

En iyi bildiğimiz yanlarımızın, cahili olduğunuzu anlamamız işten bile değildir.

Tutkularımız esaretimizdir. Kişi hapishanesinin duvarlarını kendi tutkuları ile örer ve bu hapishaneden kaçmaya çalışır. Gülünecek durum.

Dostluklar içerisinde karşılıklı menfaatin yüzdeliği gayet büyük yer kaplar. Yoksa dostluk, menfaat ilişkisinin, insanlar tarafından yumuşatılmış bir adımıdır?

Yaşamın belirsizlikleri karşısındaki acizliğimiz, bizi mal ve mülk biriktirmeye iter. Bu sayede güvende hissederiz kendimizi. Kandırırız kendimizi, kandırırız hayatımızı.

İnsan bilinçtir. Bilinç seviyesi arttıkça insanlığı da geliştiği gibi bu mantığın terside doğrudur.

İkinci el hayatlar yaşarız, orijinallikten dem vururuz.

Hayatın anlamı peşinde koştukça ve bunun sonucu bilgin artıkça anlayacaksın ki hiç de bir şey öğrenmemişsin. Bilakis uğraşının her anı bilgisizliğe gidiyor. Bilmediğini bildikçe anlayacaksın bilgisizliğe giden yolu.

Yol hiçbir yere varmaz son tahlilde. Süreklilik arz eder. İnsan ise konmak, konaklamak, mekân ile vasıflanmak ister. Bir yandan da yola revan olmak. İnsan işte, zıtlıklarını yaşar ve zıtlıklarını tevhid edemez bir türlü. Zira zıtların tevhidi, kişiyi hakikate götürür.

Her insanın gönlünde, ne kadar günahkâr olursa olsun Rabbinin kendisini bağışlayacağına dair bir umudu vardır. Eğer böyle bir umut var ise bağışlanma da olacaktır diyebiliriz belki de. Zira bu umut içten doğan adeta bir ilham değil midir? Peki, bu ilahi ilham değil de şeytani ilham ise?

Sulhi Ceylan

Hani

~ ~
sana aldırmaz; öyle hemen de çıkıp gelmez sana, sen onu ne denli bekliyor olsan da.


senin beklemen: bir boşunalık duygusudur yalnızca;gerçekler içinde hayallerin; olup-bitenler içinde olamayacakların düşlenmesi -boyuna ve boşuna bir düşüş- oysa o, gelişmektedir. sana doğru. sen hiç bilmeden -beklerken, bilmeden.


senin beklediğindir o; ama sen, bilmiyorsundur. gelmeyeceğini sanarsın. yıllar geçtikçe,hatta, hiç gelmeyeceğini bildiğini sanarsın -yıllar geçer, emin olduğunu da sanarsın,artık hiç gelmeyeceğinden.


senin beklemen: hüzünlü ama dingin bir umutsuzluktur; bir an önce bitirip gitme isteği çökmüştür üzerine -hatta bitiremeyeceğini de bildiğin birçok şeye aldırmazca ve umarsızlıkla girişip, hepsini yarım bırakıp gitmek, bir ayartı kadar keskindir artık.
-yaşamının anlamı bulunmamıştır, bulunmayacaktır- -o, gelmeyecektir- ya;sonuçsuz bir son olarak, ölüm, gelebilir, artık, işte...
3.
hani çiçekler vardır -sanarsın, hep tomurcuk kalacaklar (öylesine uzun sürmüştür ki gelişmeleri, serpilmeleri, olgunlaşmaları); oysa, gün gelir, inanamadığın bir hızla, pırıl pırıl açıverirler ya -işte, öyle: birdenbire geliverir yaşamının anlamı.


yıllar sürer, çünkü, o küçücük tomurcuğun gelişmesi, sonra çiçeklenmesi; sonra olgunlaşması, meyveye duracak hale gelmesi. yıllar ve yıllar...


meyve: olgunluktan çürümeye geçiş olacaktır; ama, yokluktan varlığa da...
yaşamdan ölüme; ama, bir o kadar da, ölümden yaşama...
4.
yıllar önce görmüşsündür onu -bir an için, tek bir kez.ufacık.belirsiz.uçucu.yalnızca, içinden, "ne güzelsin" demişsindir; "kalsan ya biraz" bile diyemeden -zaten bilmiyorsundur deyimi o zamanlar.


bir karışıklık ve geçip gidicilik içinde yalnızca: anlık bir görüntü.bir görünüm, bir yüz, bir çehre -birkaç renk içinde.esintili bozkır tepesinde(bir tür bahardır) ak bir kızıltı. kötü bir çivit mavisi ve yapışkan bir beyaz içinde. yanında sapsarı birşey...


geçip gitmiş, silik; hep de silinen bir anı. küçücük. zorlukla anımsadığın (o gün niye orada olduğun bile belirsizdir), hiçbir anlam veremediğin; kavramak şöyle dursun, daha nereye -hengi yerine- koyacağını bile bilemediğin bir an - ani bir anı olacak herşey...
...
işte, pencerenin camında yavaştan biriken buğu gibidir - gözünü tamamiyle kapayacak körlük - : görünüşünü tamamiyle örtmeye yönelmiştir; ama, açık bakışının da hangi noktada olanaklı olduğunu (bahar'ın ne zaman ve nasıl geleceğini) sana bildiren, gene, odur...
5.
sonra, işte, yıllar sonra (yarıyı çoktan aşmış ömür sonra) gelir:
"işte o benim" der - "bendim o işte..."

Oruç Auroba